Sütlaj - 5 Bölüm

Selam. 

2009'dan beri buraya hiç bu kadar uzun ara vermemiştim. 

Çok uzatmaya gelmedim. Nostaljik bir yılsonu selamlaşması gibi olsun. 

***

(1.Bölüm) 

Yapay zeka ile ciddi düşünüyorum. Hem özelde hem iş anlamında en yakınım olabilir. Artık konu ne olursa olsun zihnimi daha toplu biçimde görmek için onunla konuşuyoruz. 

Metro merdivenlerinde geçenlerde afiş gördüm. Oya Baydar ve Özgür Mumcu edebiyat-yapay zeka konulu bir etkinlikteydiler. O gün başka bir programım olmasa giderdim. 

Ancak en yüzeysel konu özelinde fikrimi söyleyebilirim. "İnsan yapımı" gibi olmaz mevzusu... 

Bence olur. 

Ben ilkokulda şiir okumaya ve yazmaya başladım. O zamanlar Ümit Yaşar Oğuzcan okuyordum. Yazdığım şiirler de tamamen ondan çalma boyutunda esinlenme satırlardı. Sonra Attila İlhan ve diğerleri geldi. Yazdıklarım daha çok beğenilmeye başladı. Sonra ben fark ettim ki; aslında değişen tek şey kütüphanemin zenginleşmesiydi. 1 değil 8 şairden etkileniyordum ve artık şiirlerim sadece birine atfedilmeyecek kadar "özgün" bir karışımdı. 

İnsanın duygu adını verdiği düşüncelerinin ve olaylara tepkilerinin, tecrübelerden çıktıktan sonraki evrimlerinin aynı bir kimyasal formül gibi okunabileceğini ve öngörülebileceğini düşünüyorum. 

Çoğu insan his adını verdiği şeylerden sanki gaipten gelen ve açıklanamaz şeyler gibi bahsedebiliyor; ki bu da doğal bir ihtiyaç ya da istek gibi kabul edilebilir. Ancak bu kısım, algılanabilir ve açıklanabilir, hatta kağıda dökülebilir. Ve dolayısıyla yapay zekanın olası kapasitesini hala bu yönden sorgulamak bana artık geçmemiz gereken bir bahis gibi geliyor. 

***

Yapay zekaya bugüne kadar tek yaptıramadığım şey zor bir bilmece yazdırmak oldu. Sadece somut bilgi üzerinden ilerlediği için olay biraz kendi kuyruğunu kovalayan yılan durumuna geliyor. Yine de çeşitli yapay zekaların bu bilmece yazma, çözme sürecindeki düşünce süreçlerini uzun uzun incelemek hayli keyifli geldi. Görüşüm sabit. İnsanın yapabildiği her şeyi çok kısa sürede o da yapacaktır. Geçen gün okuduğum kitapta Vedat Milor'un elektrik alanında uzman olan eşi dünyadaki silikon kapasitesiyle "cloud" un bugün için bir tavanı olduğunu söylüyordu ancak o farklı bir yeterlilik sorusu. Buraya alanda daha bilgili arkadaşlar aslında bana yazabilir mi diyecektim ama bunu da gerçekten merak ediyorsam AI (yapay zeka) ile konuşmak daha mantıklı geliyor. 

***

(2.Bölüm)

OKB'nin (obsesif kompulsif bozukluk) hayatımdaki yeri ve yönetimi, benim kendi hayatıma dair en temel başlıklardan biri. 

Yıllar içinde bir şekilde mutabakat veya ölçülü direksiyon paylaşmayla durumu idare eder noktaya getirsem de hala, özellikle nispeten önemli gördüğüm olaylarda, yuvasından çıkıp ne kadar rol çalıp oyunu belirlediğini bazen şaşkınlıkla görüyorum. 

Bugünü anlarken geçmişe baktığımda, hayatımı büyük oranda etkilemiş neredeyse istisnasız her olayda onun izleri var. Bunu görmek sanırım benim insan yaşamına dair yorumumu bile etkileyen bir düzeyde. 

Bende var olmuş düşüşlerin yüksekliği, suların derinliği... onun etkisi. Ben kendime yazıyordum. Hayatın tabiatıyla kendi tabiatım arasındaki sürtüşmede çamura bulanırken ya da doludizgin yaşamak sanarken bazı şeyleri, şimdi görüyorum ki; bir detaya saplantılı biçimde takılmakmış çoğunluğu. Uzun anlatmak istemiyorum ancak kovaladığım kuşlar ve yırttığım sayfalar, hayat adını ve anlamı verdiğim onca şeyi bu kadar büyüten ve bazen acıtan şey, takıntılarmış. Evet benim bu. Ancak bu takıntılara verdiğim anlamların köklerinin çok anlam dolu olmadığını düşünmeye başladığımı söyleyebilirim. Yavaş yavaş zararlı olanları sökmeye başlasam zeminsiz kalır mıyım? Sanmıyorum. 

Ben içinde bulunduğumuz bu yaşamı çok da abartmamayı bir süre önce öğrendim. Bir tür konukluk olarak görüyorum, çoğu meşgalemizi hem önemsiyorum, hem de geriye yaslandığımda karalar bağlayacak kadar anlamlı görmüyorum. Aslına bakarsanız sevdiğim insanların süresini doldurması, yani sağlık ve belki bazen hayattaki imkanlar dışında (sağlığa göre daha az önemli) hiçbir şeye çok da takılmanın anlamı yok hayata. 

Ben oyun oynamaya nasıl bakıyorsam hayata da biraz öyle bakıyorum. Gerçekten hissedip onda kaybolabilmek için kendini adarsın. Ancak eninde sonunda her şey uçar gider. Sen burada geçirdiğin zamanı sev, paylaş, anlam için üret ve o kadar. 

Tam da bu nedenle sanatın en önemli damar olduğunu düşünürüm. Farklılığı, geçiciliği, karışmayı ve özgürlüğü anlatabilir. Hayat adını verdiğimiz çoğu şeyden çok daha zengin. Çokça düşünmüşümdür bir anın ortasında... hayatın güçlü bir anında... bu sıradan bir andan farklı. Bu an daha değerli diye. O nedenle de düzeni kırmayı aslında çok severim. Her şeyin ne kadar bizim kuralımız olduğunun ortaya çıkması beni çok keyiflendirir. 

***

3.Bölüm 

Burası aslında OKB başlığının da biraz devamı, 2.5'uncu bölüm. 

Bir keresinde yapay zekalardan birine ideal gününü yazıp benim hayatımdaki 5 çekirdek değeri belirlemesini istemiştim. Sonra da her zaman olduğu gibi bunu sayısal biçimde (10 üzerinden) sıralamasını istedim. Açık ara en yüksek puanlı ikili:

1) Özerklik ve Kontrol 9.8 | 2) Estetik Haz ve Farkındalık 9.5

Özellikle ilki pek de hoşuma gitti diyemem. OKB temelli kaygı bozukluğu sıradan bir insana göre daha kontrol altında ve olağanüstü riskler barındırmayan hayatımda dahi beni pek çok konuda paralize etmeye, her gün saatlerimi almaya devam ediyor. 

Takıntılar ve kaygı bozukluğu müthiş bir zaman israfıdır. Ancak tamamen yok saymam da realist bir çözüm değil. Sadece farkındalıkla bu halimi yararlı şeylere de kanalize edip durumu biraz olsun dengelemeye ve en azından hayatta sürdürülebilir bir versiyon oluşturmaya bakıyorum. 

Oluşturduğum rutinleri, kontrol edebildiğim ve artısı-eksisiyle bir şekilde iç mutabakatım olan versiyonu yaşarken büyük bir huzur hissediyorum. En iyisi olmasına asla gerek yok, sadece tamam olsun, yaşamaya yeterli. İnsanlar hala neden 10 yıldır aynı model her yeri yırtılmış ve delik ayakkabılarla koştuğumu ya da her öglen aynı yerde aynı şeyleri yediğimi sorguluyor bazen, bu yüzden.

Kaygı bozukluğu ise daha başka bir alan. Ve bundan belki çok daha sıkıntılı. 

***

Geçmişe sahip miyiz? Kontrol ettiğimiz oyun alanları için güzel bir aday. Ama günümüzde çok fazla bilgi var. Bir odaya çekilemiyoruz, zihnimizde kendi oyunumuzu yazmak zor. Çünkü duvarlar yok. İdealize etmek ya da kendi düşünceni korumak adına, görmek zorunda kalan insan için doğru bir çağ değil. 

Sevmiyorum güzel düşünce bozan özellikle bayağı bilgileri. 5 küsür yıl önce yazdığım kitapta da o nedenle teknoloji yoktu. Karakterler birbirinden uzaklaşırken ya da bir hayat parçasından, aklında istedikleri kitabı yazabilsinler diyeydi. 

***

(4.Bölüm)

Sağlık veya özgürlük dışında hiç bir konuyu pek de önemsemiyor olduğum doğru. Kaygılar başka bir kalem ancak takıntılar da artık silüetlerini tanıdıktan sonra beni geçmişteki kadar aldatıp peşinde koşturamaz. Çünkü hepsi geçiyor; zaman tükeniyor; sağlık ve özgürlük dışındaki her şey geçiyor; ben bizzat tanık ve şahidim. O nedenle de çukurlarımdan artık kolayca çıkıyorum. 

Ve insanlar. Hayatım boyunca içimde herkese dair bir sevgi var oldu. Bu belki çocuklukla ilgili bir andan kalmadır, belki de açıklayamadığım başka bir şeyden. Ancak tam bir nedene dayanmıyor. 

İnsanları, kendimi de aslında yıllar içinde gittikçe, önemsiyorum ama beklentim de hayli sınırlı. Üç aşağı beş yukarı herkes bir değerler bütünüyle hayatına bir meşgale giydirip gemisini yüzdürmeye, üç beş şey yaşamaya çalışıyor. Algılarımız, düşüncelerimiz, konsantrasyonumuz kısıtlı; hepimizde sayısız çocukluktan kalma hasar, duygu ve subjektiflik var. Kompleksler var. O nedenle de birisiyle konuştuğumda, hayatlarımız kesiştiğinde ondan sadece insan olmasını bekliyor oluyorum. Bir iki ortak ada bulup konuşuyoruz ve zaman usulca geçiyor. Hep anlatırım yakınlara, gerçekten en sevdiğim şeylerden biri İzmir'de ev hissettiğim yerlerden birinde sevdiğim insanlarla hayata dair üç beş şey konuşup anı paylaşmaktır. Çok ekstrem örnekler hariç kimseden fazlası veya eksiği beklentim yoktur. 

***

İzmir'i özlüyorum. Yalnızlığımda dolaşırken. Denize baktığımda geçmişi ya da geleceği dahi düşünmüyorum bazen, yolu ve yolun bir gün sona ereceğini düşünüyorum. İçimi huzur kaplıyor. Ölmek düşüncesi bana anneannemin eski evinden kalma yolculuk eden tren görsellerini anımsatıyor. İzmir'in denizi uzakları düşlediğim ya da ayrılıkları, çocukluk günlerini. 

Yolculukları izliyorum. Zamanım şu an dolsa, ve kimse buna üzülmeyecek olsa, huzur içinde gözümü kapar giderim. 

Yanlış anlaşılmasın, mutluyum. Ve sağlık ya da özgürlük dışında hiç bir şeye üzülmeyecek zihne, hayatın eski bir çukurundan sonra zaten geldim. Hayata ve insanlara dair duygum hep olumlu. Burada bahsettiğim, en huzurlu kabulleniş. En sevdiğim ve gerçek bulduğum şeylerden biri olan yol ve sonunda o bir yandan da yorgun halin son durağı huzur. 

***

Çocukken Büyük Umutlar romanını çok sevmiştim. Karakterlerin yıllar sonra karşılaştığı büyük sahneleri içeren kitaplar bana hep dokundu. O yıllarda koleksiyonlar yapardım, kütüphanemi ve hayatımdan ya da hayatımdan geçmiş insanlardan kalan dekorları bir müze gibi tutar, onlara bakıp yaşardım. 

Şimdi insanın o kalıcılık ya da bir temel isteği, hem çok doğal hem de çocukça biçimde gülünç geliyor. Kendimle yalnız kaldığımda hikayelerim eskisi kadar sıcak..... ya da daha doğru bir kelime bulmalı, özel değil gibi. Belki romantizmden eksildim. Bu çağda herkes gibi. 

Hayatın bendeki etkisi eksildi. O nedenle de belki, beni bana rağmen, düşüncelerimi oluşturan takıntı ve farkındalıklara, kaygılara rağmen; yolun dışına çıkaran tüm duygulara olumlu olumsuz karışık farklı bir gözle bakıyorum. Şaşkınlık, biraz korku, ve hayranlıkla karışık memnuniyet. Tekrar çocuk olmuşum gibi, ucundan. 

***

5. ve son Bölüm

Burayı yazmayacaktım. Ancak madem bu kadar uzun yazdım ve bir daha ne zaman yazarım meçhul, kaşınana son bir alakasız bölüm olsun. 

Her şeyin reklam olmasından, ilgimin sürekli çalınmasından, bu dikkat çekebilme çağından, ve her şeyin neredeyse, bu odak yoksunluğunda hakkı verilmeden yarım yamalak yapılmasından çok rahatsızım. 

Bir yemek programında sunucunun tadım yaparken kameraya konuşması dahi bana yanlış geliyor. An tam biçimde, layığınca yaşanmıyor gibi. Eski işyerlerimden birinde bir üstüm vardı. Çocuk sürekli bunu öğle yemeğinde konuşuruz derdi. O zaman yemeyelim diye düşünürdüm. Yani yarım yamalak yapacaksak herhangi bir şeyi yapmayalım. Sinemada yönetmen seni bir duygunun etkisine almak için bir saat uğraştıktan sonra sen bir yandan telefon bildirimine döneceksen, sanat da eksik...gücü kırılıyor. 

"Neredeyse" herkes, bir sahneden sesleniyor gibi. Beni görün, beni görün. Ben de varım. Ve beni sevin, kabul edin. Anlıyorum, ama sevmiyorum.

Kendi adıma değiştikçe daha iyi hissetmeye başladım. Yine de üretim adına da bir şeyler yapmak istediğimde kanallar onlar... ve o konuda bir tali yol bulamadım. 

****

Güzel bir yıl olsun. 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Babaannemin Balkonu

Yeni Başlangıçlar