Babaannemin Balkonu

That's how it goes
Everybody knows.

Perşembe günü öğlene doğru annemden bir mesaj aldım. Babaannem kalp krizi geçirmiş. Ambulansla hastaneye alınmış vs vs. İlk birkaç saniye şok olduktan sonra, telefonlaşmaların da etkisiyle atlatılmış bir risk olarak kabul ettim; hatta gün içinde konuyu zaman zaman unuttum. 

Akşamüstü işten çıktığımda ise yeni bir telefon konuşmasında 48 saatin kritik olduğu tarzı ifadeler geçmeye başlayınca kardeşimi de alıp akşam İzmir'e doğru yola çıktım. Gece 3'e yakın hastaneye vardık. Bizimkileri ilk kez orada aradım. Eve geçmişler çünkü babaanne yoğun bakımdaymış zaten görme şansımız yokmuş. Biz de eve devam ettik. Daha kapıdan girdiğimiz esnada babamı görmeden telefon sesini duydum. Hastaneden arıyorlardı. Bir süredir kalp masajı yaptıklarını ama pek umutlu olmadıklarını anlatıyordu. Meali babaanne yolcu; gelin isterseniz... 

Sonrasını uzun uzun anlatmayacağım. Onunla ancak gasilhanede yıkandıktan sonra vedalaşabildim. Buz gibi alnından öptüm. Son kez öpmenin verdiği takıntıyla bir an dönüp yanağından boynundan farklı bir yerden öpmeyi düşündüm. Her şeyin hayattaki diğer şeylerden daha anlamlı olmadığı ancak aslında hiçbir anlamın da olmadığı tuhaf bir zaman, anda asılı. 

****

Babaannemi çok severdim. Kendimce anlardım onu. Geçmişe, zihnindeki dünyaya bağlığını; bazen de yalnızlığını yakın bulurdum, anlardım, severdim. Anlayarak sevmek. 

Babaannemin evinin önünde bir park var. Ben o parka bakan babaannemin evinin çaprazında kalan başka bir evde doğdum. 1 yıl oradaydık. 1 yıl da sokağın hemen başındaki başka bir evde. Hayata gözümü açtığım ilk yıllar o evlerde, babaannemin evinde, ve sokaktaki dükkanların çamaşır sepetlerinde geçti. Kaşımı ilk kez o parktaki kaydıraktan düşüp yardım. Her sabah boyozcu geçecek diye o evin camlarında bekledim.  İstanbul'a taşındıktan sonraki İzmir'e ilk dönüşümüzde babaannemin evinin balkonundan o parkı izleyip o zamanki popçu Tarık'tan Suna'yı söyledim. Harry Potter'a bir yaz günü çok sıkıldım diye o evde başladım. Sonra o ev, ben hayatla ne zaman bozuşsam gittiğim yer oldu. Sonraki yıllardaki psikolog bir kız arkadaşım hayattaki "güvenli yer" imi sorduğumda o evin yatak odasındaki pervane görüntüsünü ve ufak salonu dolduran televizyon ışığını gösterdim. 

Babaannem "şahsına münhasır" başlı başına bir karakterdi. Çoğu insanı bir şeylerle, çoğu zaman başka insanlarla etiketleyerek anarsınız. Babaannem ise kendi başına bir anı köşesiydi. Eviyle adeta özdeşleşmişti. Hayata dair fikri 20 yaşında ona ne söylendiyse, nasıl öğretildiyse o doğrularla oluşmuş ve uzun yalnızlık yılları boyunca, evinin camından dışarı bakarken kendi gerçeklerini içindeki kayalara daha da sert kazımıştı. 

Babaannemin çoğu zaman çok da pozitif anmadığı geçmişe, zihnindeki sahne ve düşüncelere, yani anılara bağlılığı beni her zaman etkilemiştir. Hala da etkiliyor. 

Daha önceki yazımda söylemiştim. İzmir'de çocukluğumda oluşmuş halimle karşılaşıyor ve organik biçimde daha yoğun hissediyorum. Ancak o his ve kabullerim bugünümün gerçekleriyle uyuşmuyor. Bana da aslında eski zamanlar ve duygulara dair nostaljik bir his yaşatan bir film izlemiş gibi hissetmekten öte bir şey vaad etmiyor artık. Bugünden uzaklaşıyor, babaanneme yaklaşıyorum. Babaannem ise artık daha önce hiç gitmediğim bir eski mezarlıkta toprağın altında bunların hiçbirini duymuyor. 

****

Babannem son zamanlarını, hele ki kalçasını kırıp tekrar yürümeye başladığı zamanlardan sonraki birkaç ayını söylenene göre daha mutlu bir insan olarak geçirdi. Sanırım hem bir şeyi kaybedip bulmuş olmanın getirdiği bilgelik hem de artık hayata kurallarını dayatmaktan öte bir kabullenişe yaklaşmaya başlamıştı. Hayatımda hala en drama-komik bulduğum sahnelerden biri o kalça kırığı nedenli benim odamda yatarken bir anda gelen mızıka sesi olmalı. Annem eğlensin diye mızıka bulmuş vermiş, o ise o sıkıntıların içinde hazine bulmuş gibi neredeyse övüne övüne bize kaç kez yattığı yerden çocuk neşesiyle konserler verdi. 

****

Babannem dediğim gibi kendi zihninin içinde, kendi gerçekleriyle yaşayan biriydi. Anılara çok önem verirdi. An'ların her geçen gün daha hızlı terk edildiği bu dünyada bana iyi geliyordu. Bugünü ve geleceği kaçırmamak endişesiyle artık geçmişi bir anda yok ediyoruz. Buna ben tamam olamam. Çünkü yarın bir anda çöpe atmaya hazır olacağım bir geçmiş olabilecek anlar için önem veriyor gibi yapmak içimden gelmiyor bir yerden sonra. Ancak tabi ki, babaannemin dünyası da bugünde var olamaz.

Son zamanlarda neden var olduğumuz, neyin önemli olduğu, içimdeki sığ ama insanın en derininde yatan tatminler ve yarattığımız anlamların hangisinin gerçekten değerli olduğuna dair çok kafa yoruyorum. Sanırım babaannemin vedası da buna biraz da odun atmış oldu. Onu düşünürken aklım sık sık kendi hayatımı, anlamları, geçmiş ilişkileri, neyi avucumda tuttuğumda, ne olduğumu, sahici biçimde olmak istediğimi olup olamayacağımı, diğer insanları ve geçip giden zamanı....hem korkarak, hem umursamazlıkla hem de bir noktadan büyük bir özlem ve umutla düşünüyorum.

Daha önce de yazdım. Hem hiçbir şeyi pek de önemsemediğim hem de hayata hala aç, hala umutlu ve anlamın peşinde birisiyim. Depresif de değilim ancak biraz kaybolduğum oluyor, farklı sokakları hem merak ve umutla bazen de kayıp biçimde dolaşıyorum. 

****

Hayatımın en zor dönemini aşmak için babaannemin yanında gitmiştim. Pandemi zamanıydı. Hiçbir şeyin, hiçbir antidepresanın hatta İzmir'in bile çare olmadığı bir dönemde ayları beraber geçirdik. Ben her gece içkimi koyup balkonda yazıya otururdum. O ise benimle film izleyip bazen sorular sorar, sabah kahvaltımı hazırlar (bu onu mutlu ederdi) ve akşamüstleri ona aldığım supanglesini yerdi. Pek çok kişi bilmez ama ben o evde Finlandiya'dan sonra günlük tipi diyebileceğim bir kısa kitap daha yazdım. İlk ismi Parktan Gelen Çocuk Sesleri'ydi sonra sanırım Yabancı oldu adı. Canım babaannemin ben yazı yazarken beni rahatsız etmemek için uğraşmasını hatırladığımda hala gözlerim doluyor.  

Babaannem basketbol severdi. Babaannem bazen beklemediğin sorular sorardı. Bir gün uçakta öylesine bir anda bana dönüp geçmişteki iki kız arkadaşım arasından hangisini daha çok sevdiğimi sormuştu. Babaanne dedim, bu soruları kendime bile o kadar sormuyorum. Michael Jordan belgesini izlerken onun basketbolu baya sevdiğini öğrenmiştim. Hürrem'di biraz kendisi, eski zamandan kalma kabüllerinin içinde bir şeyi net söylemek yerine dolandırarak anlatmak, ağız yoklamak da vardı. Kini vardı, sertçe muhafazakar ve duygusallığı ölçüsünde objektiflikten hayli uzaktı aslında. En büyük endişesi suçlanmaktı. Kendi dünyasında yaşayan biri olarak kırılmaktan korkardı. Maalesef sayılmamış ve özgüveni de gelişmemişti. Bana çoğu zaman hayatta tam da ne yapacağını bilemeyen, sadece iyi/kötü duygularıyla amatörce insan ilişkileri ve hayatı yürütmeye çalışan biri gibi gelirdi, belki pek çokları gibi. Ama o benim babaannemdi, hem yalnızdı hem de bize aitti. Son zamanları çok güzeldi. Onun mutlu gittiğini biliyorum. Bu yazıda da ona tüm çocukluğumla sarıldım. 























Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sütlaj - 5 Bölüm

Yeni Başlangıçlar