Bakü - %40 Kent Rehberi
Bayağı bir Perşembe akşamının içinden yazıyorum. Hayat çoğu günü güzel ve dolu kılabileceğimiz bir yol olsa da bazen insanın içinden gelmiyor. Ya enerjisi, ya isteği ya da olduğu insan buna izin vermiyor.
Hayatı - özellikle de kendim nedenli - ıskaladığımı hissettiğimde bazen bir duraksıyorum Olayı çok abarttığım zamanlar aklıma geliyor, kötü bir deneydi/yöntemdi. - o nedenle ben savurgan halimle de barışıp bu yaşın huzuruna geldim ya.. Uzatmaya gerek yok, en sevdiğim sözlerden biridir...
-it is what it is.
***
Bakü'ye indiğimde havanın aydınlanmasına daha iki saat vardı. Biraz havalimanında oyalandım sonra gündoğumuna doğru Hazar Denizi'ne bakan kentin bulvarına geldim. Neredeyse kimse yoktu, hava buz gibiydi. Rüzgar insanın içine işliyordu.
Ne şairane hissettim eski zamanlar gibi, ne de başka bir şey. Bir anlam aramaya mı gitmiştim; pek sanmıyorum. Ben galiba, cevapları da içimde bildiğim inancıyla, kendimle eskisi kadar açıktan konuşmuyorum.
Bulunduğum yer bana az gelmişti, gidebiliyordum gittim. Yılbaşını yolda geçirmek istedim. Bakü'ye dair özel bir merakım yoktu, gitmemiş olmam dışında. Zaten vardığım günde de denizden Türkmenistan'a geçmenin oluruna baktım. İhtimal bile değildi. Limandan kalkan geminin hangi gün kalkacağı bile meçhuldu. Bu ucu açık yollar için artık fazlasıyla tanımlı bir hayatım vardı.
***
Bakü ne eksik ne fazlaydı. Daha çok içşehir ve merkezin civarında turladım. Eskiye kıyasla ne farklıydı bende derseniz, konfor arzusu ve insan ilişkilerine biraz daha doymuşluk. Eskiden benim gibi gezen insanlarla hostelllerin ortak salonunda sohbet ederdik. Çoğu zaman yüzeysel, benmerkezci dünyaların sunumu şeklinde olan bu konuşmalar hoşuma giderdi. Şimdi ise pek bir şey ifade etmiyor. Görüşüm negatif değil, ancak kendime ait bir banyomun ve odamın olması daha önemli geliyor.
3 gece de farklo otellerde kendi odam ve banyom vardı. Yaklaşık 1000'er liradan, hadi küsüratıyla 3 gecesi 3.5'a konaklamış oldum. Kentte taksi yerine Bolt diye übervari bir uygulama yaygın ve inanılmaz işliyor. Hem çok ucuz, hem de hiçbir zaman 2 dknin üzerinde bekleme sürem olmadı.
Şehirde nakit kullanmadan yaşadım. Bir tek otellerde nakit varsa rica eden oldu. Onun için köşedeki tekelden bir elli euro bozdurdum. Onun dışında bahşiş dışında nakit kullanmadım. Ki o da çoğu mekanda adisyonun içinde oluyor.
***
Bakü çok rüzgarlı bir şehir. En son bu kadar rüzgar nedenli üşüdüğümü yurtdışında Amsterdam'da hatırlıyorum, seneler evvel. İngilizce pek bilmiyorlar, Türkçe'yi gayet iyi anlıyorlar. Zaten %80 diller aynı. Buna pek bayılmadığımı itiraf edeyim. Kendi dilinizi ve yakın kültürünüzü hissettikçe zihnen pek bir ayrı bir denizde yüzüyormuş hissinin de tam tadına varılmıyor.
Yine de... bir kopukluk hali vardı. Tam olmamışlık. Azeriler ne kadar Türk ise, yaşamak da sanki orada o kadar vardı. Hani her şey aslında tamam gibidir ama eksiktir ... işte o tam olmamışlık hissi sanki havada, köşebaşlarında asılı duruyordu. Yapay geliyordu. Belki benimle alakalıydı, muhtemelen ki öyle. Bitmiş bir yolculuk, tükenmiş bir romantizm mi, hüzün mü kabullenmişlik mi, inanın tam tarifini ben de yapamam. Ama bir yolun ortasında, alelade bir şey gibiydi orada varolmaya dair hissettiğim.
***
Bakü aslında ucuz bir yer değil ancak Türkiye'nin yanında her yer öyle kalıyor. O nedenle de hem fazla yedim hem de fazla içtim. Biraz görmemişlikle.
İnsanlara dair bir iki şey aklımda geçti. En son gittiğim yer olan İran'daki insanlara gerçekten hayran olmuştum. Azeriler o kadar özel bir övgüyü hak edecek bir genellemeye götürmedi beni. Çoğu fikri vasat ve demode buldum. Ama bir yandan yine de düşündüm. Bizde son yıllarda iyice türeyen ve yayılan varoş, ağır abi tiplemeleri burada da yoktu.
Eskisi gibi Avrupa'yı gezmiyorum. Son gezdiğim yerler Fas, Lübnan, Mısır, İran vs. Ama yok, karşılaştığım toplumlar bizden daha kötü değil. Son gün kalabalık bir arakdaş grubuna denk geldim mesela. Kurtlar Vadisi bozması, ağır abi erkek tripleri tek kişide yoktu. Kızlardan yana da öyle bir talep ve kabul de yok gibiydi zaten. Türkiye'nin medeniyetten gittikçe ne kadar uzaklaştığını artık iyice fark ediyorum. Bir zamanlar biz Avrupalı olmaya mı daha yakınız yoksa Ortadoğu ülkesi olmaya mı diye tartışılırdı. Şimdi ortadoğu ülkesi kavramının başkenti gibiyiz.
***
Kentin çoğu sokağını uzun uzun yürüdüm. Yenilmesi tavsiye edilen yemeklerinden tattım. Daha çok sanat galerisi gezmeye istedim; ama yılbaşı ve sonrasının tatil olması nedenli sadece Haydar Aliyev Kültür Merkezi ve 15 dakikada gezdiğim genç sanatçıların işlerinden oluşan bir sergiyi gezebildim. Ancak bu gezdiğim iki yeri de çok sevdim. Genç sanatçıların işleri varoluşçuluk üzerineydi, aynı edebiyattaki gibi küçük insanın küçük hayatının rutin yansımalarını ve oradaki mizaha da bulanmış hüznü hep çok sevdim. Haydar Aliyev Kültür Merkezi'nde ise Fernando Botero sergisi vardı, muazzamdı. Klasik araba sergisi de keza hayli güçlü bir koleksiyondu. Azerbaycan'ın kendi politik tarihine dair olan kısmı ise neredeyse koşarak geçtim. Bu tip kısımlara dair artık içimde bir tür kızgınlık var. Kaldığım hostelde bile sürekli estetik anlamda facia aynı siyasinin resimlerine maruz kalmak felaket rahatsız ediyor. Öyle ya, ben kendi ülkemde, sevdiklerimden çok, gökyüzünden çok; görüntüsünü sevmediğim siyasilerin resimlerine bakarak yıllarımı geçirdim. Artık tahammülüm çok azalmış. İlk gün kaldığım otele dair, şimdi düşündüğümde beni en rahatsız eden görüntü, ortak odanın baktığı siyasi figür posteri ya da duvar halısıydı.
***
Sanatın, doyasıya ve özgür bir yaşamda, ekmek ve su kadar mühim olduğunu orada tekrar düşündüm.
Kendimi, hayatımı ve üretmediklerimi düşündüm.
Bir an içimi bir korku bile kapladı, ya yanlış yaşıyorsam diye. Şiirdeki gibi.
Sonra ya soruyu unuttum ya da olası olan, kendimi abartmamayı hatırladım.
Kendimi anlamak güzel ama dövmeyi bir süredir saçma buluyorum. Ve önemli bir süredir genel olarak çok daha iyi ve huzurluyum.
Mutluluk ise hep sürdürülebilir bir şey değil, mevsimlerle barışarak yaşamak daha doğru geliyor.
***
Uçak biletlerini oraya gitmeden önceki gün almıştım. Gidiş dönüş 11 bin liraya geldi. Orada ne kadar para harcayacağınız size bağlı ama her şey Türkiye'den biraz daha ucuz gibi düşünebilirsiniz.
Şehrin dışında Azerbaycan'ı dünyada özel kılan çamur volkanlarının olduğu UNESCO listesinde olan Gobustan Milli Parkı ve birkaç özel yapı var. Hem otelde hem de bindiğiniz Bolt'larda taksiciler size numarasını verip buraları tur olarak satmaya çalışıyorlar. Şehrin 1 saat dışında. Azıcık tarih ve bu tarz oluşumlara ilgisi olanın kesinlikle görmesi gerekir aslında; ancak ben gitmedim. Hem şehir sokakları yürümek çok daha fazla ilgimi çekiyor; hem de Cuma günü yağmurlu havada gezmek istediğim Haydar Aliyev Merkezi kapalı çıkınca Cumartesi oraya gitme planım patladı durumu oldu. Benim umrumda değildi pek, ama normalde giden insanın görmesi beklenir.
***
Botero, varoluşçu sergi, nar şarabı. Bunları cebe koydum. Bolt'larda sürekli kötü müziğe maruz kaldım aslında, bizim ülkeye oradan puan verebilirim. Sosyetik zevkim olan, yurtdışında gezerken denk geldiğimde hep gittiğim Paul'u burada da buldum. Vapiano da vardı hatta. Ancak Paul bambaşka bir yerde. Onun dışında Bakü'de isimli Türk restoranlarının önemli bir kısmı merkezde yan yana duruyor zaten. Oranın dönerini yemedim, sıra gelmedi. Geleneksel yemek ve atmosfer için de, yarın öbür gün giden olursa, Dolma Restaurant'ta aradığını bulur.
***
Belli bir yaştan sonra, uzun araba yolculuklarımda yol üstünde kalan, daha sapa, ve çoğu zaman bana göre bayağı mimariye sahip evlere bakıp çok düşündüm.
Burada insanlar yaşıyor. Çok daha kısıtlı, artısı eksisi belli, daha tanımlı ve belirli hayatların içinde. Ama nasıl? Nasıl olurdu? Bir kızı çok sevsen, onunla o yol kenarında o binanın içinde hayatı geçirmek, ve çocuktur odur budur gündemle yaşamak yeterli olur muydu?
Olurdu herhalde, hayat öyle gelişseydi. Hem zihnen hem yaşamla bu kadar dışına çıkıp karışmasaydık tüm sulara. Daha basit kabullerle daha net, daha tek sokaklı sahiplenmeler, cevaplar.
Hem bazen gıptayla bakıyorum o yaşamlara, hem de bugünkü realitemin farkında, yola devam edebildiğim için şükrediyorum, acımasız tanrı zamana ve yaşanmışlıklarına.
Yine de arada kafamı çevirip bakıyorum geçerken, rahmetli anneannemin tren garına bakan eski evinin önünde, onun yüzüne bakıyormuş gibi. Kartopu atıyoruz birbirimize.
***
Bakü öyle hissettirmedi. Hiçbir aidiyet taşımayan sokakta ayrılmak için bir araya gelmiş bir çiftin, gri gökyüzüne bakması gibiydi. Rüzgar hayata yakındı, ancak her şey biraz yapaydı. Şiirdeki gibi, plastik.
Şehirlerde ve sokaklarda gezerken aslında kendi içinizde dolaşırsınız. Bu nedenle diyorum, sanat en büyük zenginliğimizdir. Sizin mevsiminizi de etkiler, sizi kendinizden çıkarıp başka mevsimlere de götürür.
Bizi tekrar yola çıkaran tüm sokaklara şükran, tüm rüzgarlara korku ve sevgiyle,
Yorumlar
Yorum Gönder