Karlı Bir Pazar Yazısı
Intro
Kendim bileli sayılara sembolizm ve anlam yüklemek hosuma gitti. Gerçek bir anlamdan bahsetmiyorum. Sadece bir şeyleri bir yere sabitleme, motivasyon noktası yaratma gibi işlevler içindi.
Defterler dolusu kendi hayalimce düzenlediğim spor ligleri var. Kendi isimlendirdiğim takımlar, her ligin kendine ait puanlaması, kuralları. En sevdiğim kısımlardan biri de bunları zar üzerinden oynatıp sonra istatistiklerini almaktı.
ÖSS'den önceki gece ya da bir önceki gece, hala balkonda yerde zar atıp kendimce averaj hesaplarken bizimkilerin koridorun ucundan göz attığını hatırlıyorum.
Bu ilgi nerede tıkandı derseniz anlamlandırma ve anlamlandırmayı geliştirme aşamasında diyebilirim. Sadece bilgisayara karşı oynadığınz bir oyundan saatler belki günler sonra kalkarken olan farkındalık hali gibi. Bir de belki katsayı sistemini geliştirmemiş olmak. Tembelliğim mi mani oldu yoksa anlam yükleyişlerimin ömrü mü yetmedi bilmiyorum ama bu liglerdeki takımlara dinamizm yükleyemedim. Çoğu zaman tek bir turnuva, tek bir ligde tükenen şeylerdi.
Hala da en büyük keyfim çeşitli liglerdeki istatistikleri takip etmektir. NBA'i basketbol sevgimden mi yoksa veri havuzu zenginliğinden kaynaklı mı bu kadar seviyorum? Tartışmak için fazla bariz.
***
1. Bölüm
Peki neden? Oyun isteği mi? Oyunu anlamlandırmak mı?
Bu aslında kendi içimde, dışarıdan durduğundan daha derin bir çukurun başı olabilir.
Çünkü hayatın kendisimde de çok uzun zaman, anlam için çok uğraştım. Bir filmin son sahnesini çeker gibi yaşamaktan bahsediyorum. Kökeni tam olarak nereye dayanıyor bilmiyorum ama 10 yaşından İzmir'den ayrılırkenki dönem, net hatırladığım dönemlerin başlangıcı. Benim en hazırlıksız yakalandığım ayrılık ya da kayıptı, her şeyimin olduğu şehirden ayrılacağımı öğrenmek. Ve belki de düşüncemi oturtacak anlamlara, sembollere vb. taşlara o nedenle o kadar ihtiyaç duydum.
Bir şeyi kaybediyorsunuz. Ve onu sadece kaybetmek ve sıfırdan başlamak... kabul edilemez geliyor. Bir öyküde, bir anlam konseptinde yaşatmak istiyorsunuz. Aslında bir mezar yeri inşa etmekle aynı motivasyon. Bazen zamanın karşısında insanın yapabildiği sadece budur; hatta çoğu şey, çoğu zaman için.
***
Toplumda değer adını verdiğimiz şeylere de benzer bakıyorum. Bir tanımlama ihtiyacımız var, belki varoluştan gelen. Neden yaşadığımızı, bir tür toplumsal etiketi de olan bir güvene sararak sürdürmek.
Herkes gibi ben de bu güven verici kolaylığa sık sık başvururum avucumu açıp değerlerime baktığımda. Sadece eğer ihtiyacım varsa, faydacı bir bakış açısıyla taşların içini açıp bakarım. Cehalet ve o anki gidişat bana tamam hissettiriyorsa hiçbir taşın içini açıp bakmam; hiçbir kuyuyu durduk yere kazmam. Bu "ihtiyaç oluşmadıkça kazmama" ilkemi yıllar içinde, yaşarak oluşturdum.
***
İnsanın kendini ameliyat ederken çok dikkatli olması gerektiğini düşününlerdenim.
Acıları yok etmeye çalışırken zihninizin temel dayanaklarını kesmemek gerekir. Çoğu zaman en çok acıdığımız yerler bizim o güne kadarki en işlek kanallarımızdır zaten, bu nedenle acı vardır. Ve siz oradaki anlamı; acının dinmesi uğruna yok ederseniz, bir boşluk çukuruna düşebilirsiniz ki, orada acı gibi anlam da yoktur; yani yaşamdan eksilmiştir.
İşte tam da bu nedenle insanın kendini ameliyatı çok da ölçülü, faydacı farkındalıklarla ve biraz tecrübe biraz bilinçle yapılmalı.
Her çukuru kazmayın. Bilinmeyen bırakın ki zihninizde umut payı olarak hesaplanmamış kısımlar kalsın. Ki dürüst olmak gerekirse, hiçbir çukuru tam anlamıyla kazamayacaksınız. Çünkü insan kendine dair bile, tüm varsayımlarda ve neden sonuç ilişkilerinde çokça yanılır; çünkü bizi biz yapan çoğu şey çocukluğumuzdan gelir. Ve o biliçsizce her türlü ateş altında kaldığımız dönem, herkes için kişiye özeldir. Dolayısıyla benim burada yazdıklarım da, her türlü çıkarımım da bir tür çeşit ukalalık içerir, haliyle, ve çok şükür.
Kesin bir doğrunun tamamını bilmeyi asla istemezdim.
***
Değerlerin insan yaratımı olduğunu düşündüğümü söyledim. Ancak bu onlara verdiğim önemi, mümkündür ki daha az sorgulamış bir insana göre daha az yapmıyor. Çünkü bence hayatı yaşanılır kılan şey zaten inandıklarımız ve ortak hikayelerimizdir.
Geçen yazıda biraz bir ilişkiyi, ya da bir ilişki düşüncesini sevmek ile bir insanı sevmek arasındakı farka dair düşüncelerimi yazmıştım. Bunun benim için turnosulu biraz da ilişkinin tükenmeye başladığı zamanlardır. Çünkü bir ilişkiden ümidinizi kestiğinde artık sizi bir hasar vermekten esirgeyen tek şey diğer insana duyduğunuz sevgi vb. hisler kalır. O nedenle de bir tükenişte davranışın ne kadar ve ne yönlü değiştiği bence asıl kaynağınızı da anlatır.
***
Güçlü ve inancı sağlam bir hikayenin lezzeti çok az şeyde var bu hayatta. Tazelik ve saflık. Bunca yazmama rağmen ne büyümeyi ne de düşünmeyi sevemedim. Ben insanların çocuk halini, saf debelenmeyi görmeyi hep daha çok seviyorum. En bencil ve bazen çirkin duyguya bile rastlasam, çocukluğunca bağışlayasım geliyor. Düşüncelerde ve yaşamda yaşlanmak bizim suçumuz değildi ancak duygum hep o yaşlanmamış olana daha içten sarılıyor.
***
2. Bölüm
Bu dönem biraz daha fazla yazacağımı söylemiştim. Hayatımın bu kısa ara dönemi, tüm bu zihin kalabalığını bir yere koymak için idealdi. Ancak bu dönemler harici bu temada yazılar yazmayı sevmediğimi net söyleyebilirim.
Hayatı ne kadar önemseyeceğim konusu da bir süredir aklımı daha çok kurcalıyor. Ya da belki ben daha çok bu iç çekişmeyi fark etmeye başladım.
Bazen bir anda çok yabancılaşıyorum, anlatamayacağım kadar. Sabah metroya yürürken 50+ bir teyzenin saçma sapan bir dansla kameraya yarandığının reelsini gördüm. Altta benzer bir guruh tebrik etmiş. Hergün bu böyle devam ediyor. İnanılmaz eften püften şeyleri başarı olarak tanımlamaya ve tüm yaşam duygumuzu buna bağlamaya çok muhtacız. Çok büyük bir anlam iştahı var, ancak o kadar çaresiz ve tutkulu oluyor ki bu arayış bazen, arkadaki boşluk çok mu büyük diye endişeleniyorum; hepimiz adına.
Farklı falan değilim, yanlış anlaşılmasın. Sadece bir uyuşturucu için yalvarır gibi bir şey geliyor bu görüntüler. Çok sıkıcı evet, bazen yaşamak çok sıkıcı. Ve öylesine alıştık ki, bu dopamin hapları dışında çok yavan geliyor yaşamak. Ancak kontrol de bizden çıkmış gibi hissediyorum bu kaptırmışlığı görünce. Onay ihtiyacı da aynı şekilde; ki bende de varlığından ve sızlamasından rahatsız olduğum belirgin damarlardan birisidir. Sürüden ayrı düşme korkusu herhalde en derinimize kodlanmış tabiat kodlarından biri. Sürüden ayrılan da diğer ayrılmışları aramaya çıkıp kendi adacığını kurmaya gidiyor. Sanırım yankısı olmayan bir ses olmaktan, yalnızlıktan korkumuz, hala en güçlü yerde yatıyor.
***
Değer ve görüşlerde özerklik; ya da bireysel düşünce diyelim, her kendimce suyun altına girmeye çalıştığım iletişimimde ziyaret ettiğim konulardan biri.
Babamla bunun toplumsal boyutunun etrafında dolanan kısımları çok konuşuruz. Ben ona her seferinde, ülkenin yasalarına ve kabullerine dair; eğer cezadan yırtacağımı biliyorsam ve benim düşüncem genel kabulden farklıysa kendi düşüncemi uygulayacağımı söylerim. Bir grubun, benim bir parçası olmadığım masada bir araya gelip vardıkları consensus benim için kutsal bir değer, ya da varoluşumun için bir değerlendirme tablosu işlevi taşımıyor. Bugüne kadar ne toplumu ne hayatımdaki insanları aldattım; ancak bunun nedeni sadece benim kendi içimde görmek istediğim; insana dair inanmak istediğim tabloydu. İnsanlarca kurulmuş hiçbir otorite, yapı, kural ya da değeri kendi düşünüp belirlediğim temeller üzerinde görmüyorum. Ancak zaten bu nedenle de bu kurallar ve düzgün ülkelerde yaptırımlar var. Yoksa düşünen herkes kendi diktatörlüğünü kurardı; ya da romantikler için kendi ütopyasını.
***
3.Bölüm
İnsan diye başlamayacağım; kendi adıma konuşuyorum.
Hem aldanmak hem de nasıl gidileceğini bildiğim penceresinden sarı ışık süzülen evler istiyorum.
Hayatın tazelik vaat etmesi için oyun kitabındaki bulmacaları aslında çözemediğime tanık olduğum anlar istiyorum. Uğruna gerçekten savaşılacak şeyler istiyorum.
İnandığın bir savaşı vermek ve gerekirse ölmek. İçten biçimde sevdiğim ve değerli bulduğum yaşamak algısını bu cümle özetliyor.
Hayatın gerçek değeri anlamdadır. Bir an, bir kişi, bir öykü, bir duygu, ya bir inanç binlerce çerezlik zaman ve duygulardan daha ötedir. Bunu zaman geçtikçe daha net hissediyorum. Ancak bu çok ekstra bir sipariş; hayat böyle bir şey vaat etmeyebilir. Üstelik bu kişinin kendi siparişi. Hayata giden yazılı çok mendil var.
Ve şöyle de bir gerçek var büyük istekler büyük yıkımları ve zayıflıkları da getirebilir. Her şey tam olsa bile korkusu var, çok değer verirseniz kaybetme korkusu var bu hayatta.
Bu geçişi planlamamıştım ama şu an yazarken aklım gitti.
O nedenle de bu yıl içinde bir podcast ya da videocast kurma niyetim var. Hem yazmak artık demode kaldığı için (burayı okuyan okur; burada sarıldım sana...ama realite bu) hem de kişisel bir anı arşivi oluşturmak için. Yarı profesyonel bir işlevi de olabilir hazırlayacağım konseptin; o amacın bir kısmı. Ama bir yandan da sevdiğim insanları konuk almak istiyorum. Aile bireyleri de dahil, arkadaşlar da. Çok izlensin diye değil, belki bazen illa yayınlamak için bile değil; hayatımda bir odası olan insanlarla bir anı oluşturmak için.
***
4.Bölüm
Dışarıda kar yağıyor. Pazar günü ofise bunu yazmaya geldim. Tshirtle başladım ve gittikçe üşüyorum:)
Kış bitmesin istiyorum. Daha tamamen yaşayamadım ben bu mevsimi.
Bazen yeni bir kitap, ya da kitapvari bir şey yazmayı düşünüyorum. Yapay zeka dağınık zihnime harika bir asistan oldu. Onu kullanabilirim. Sonra o kadar uzun bir es vermek içimden gelmiyor; ve değecek bir şey oluşturmamın garantisi olmaması rahatsız ediyor. Hayatı daha çok kovaladığım zamanlara geldik. Sakalımda beyaz çıktı derdinden öte bir şey mi bu yazdığım pek emin değilim; ancak sanırım şunun da farkındayım ki; yaşam çağırdığında insanlara sunacağım bir ürün oluşturma arzusu; istikrarlı biçimde öne çıkamıyor. Yaşamayı, yazmaya tercih edeceğimi düşünüyorum. O nedenle ya çok kısa sürede bir şey ortaya çıkaracağım; ya da alternatif bir yol bulacağım.
Hayatta kendi düşüncelerimi bir çantaya sıkıştırarak anı yaşamayı seçmeyi geçmişe göre daha iyi öğrendim. Fikirlerim, arzularımdan daha önemsiz. Çünkü arzuları her zaman yerine tekrar koyamayabiliyorsunuz.
Malı, meli içeren cümleleri daha çocukça biçimde idealist ve bazen yüzeysel bulur iken, "hayat çalgı siz çengi ayak uydurmaya bakın"daki yüzeyselliği kendi realitemle mutabık bir yerde buluşturmak daha akla yatkın geliyor.
***
Buradan çıkıp ayakkabı almam lazım. Yırtık yerleri nedenli puantiyeli bir görsel oluşturmasın diye siyah çorap giyme mecburiyetinden kurtulurum. Ama çok da mutluyum ben yırtık ayakkabı ve tshirtlerimle. İş hayatında sadece kendimi temsil etmediğim için bir tık müdahale edilme hakkını makul görüyorum; ancak hele ki özelde insanın o ayak uydurma çabası bana hiç uğramadı.
Hele ki, benim yırtık ayakkabıya varan durumu bırakın, moda diye bir kavram var ya... Şu dünyada insanın varoluşsal değerine ve bireysel düşüncesine direkt hakaret içeren çok az kavram vardır. Ünlü tasarımcıların estetik algıları benden daha iyi değildir demiyorum; ticari amaçla inen her yeni ayete tapınmaya itirazım var. Hele ki bizim çağda, vasatın popülerliğinde, bir fikri başkasından almak gözümde insanı küçültüyor.
40 küsür ülkeyi çokça solo planlayıp gezdikten sonra yeniyetme (evet ego) bir gezgin adayından tavsiye alıp onun söylediği yere gitmek bana anlamsız geliyor. Atıyorum diliniz ya da tecrübeniz yoktur, ilk adımlarda bir tabanüstü ya da standard deneyim için böyle bir rehberliği kabul edebilirsiniz. Ya da kendim de yiyici biri olsam dahi, vedat milor gelip bana yemeğe ya da sosyolojiye dair bir şeyler anlatabilir; çünkü benden daha fazlası var. Ancak bir liyakat olmadıkça, ki bizim çağda popülerlik ve reklamın ardından kayboldu, ben aklımı ikna edemiyorum.
Tokyo için yayınladığımız yemek/gezi bölümündeki konuk rehberin doğru bulduğum bir sözü var: Kendi Japonya'nızı yaşayın. Hayat için de böyle düşünüyorum. Hem özel olmak hem de hiçbir şeyden mahrum kalmadan yaşamaya çalışmak aynı kazanda kaynayan şeyler değil. İnsanın kendi rehberliğine daha çok saygısı ve kendi duygularıyla daha çok alışverişi olması lazım. Çünkü bence gerçekten hayat kendinizi yaşadığınızda daha güçlü renklerini tadım fırsatı veriyor. Dış sesleri olabildiğince siktir edin. İşe bak, 2009'dan beri blogda ettiğim ilk küfür bu:)
****
Kapanış
Son kısımda yazdıklarım belki bazısı için çok egolo veya insanları küçük gören bir düşünce yapısını işaret ediyor gibi gelebilir. Ancak aksine, ben herkesin kendi varlığını daha iyi kavraması ve sahip çıkması gerektiğini düşündüğümü yazdım. Ya da aslında herkes bunu yapsın da değil; ben bunu yapmayı daha doğru buluyorum; çoğu zaman yapmaya çalışıyorum demeye çalıştım.
Bulduğumuz, ya da kendimizce ve/veya başkalarıyla yazdığımız anlamların üzerine yaşamak bana daha doğal ve gerçek geliyor. O zaman daha az tutsak oluruz gibi geliyor. Evet belki dnamıza kadar işlemiş; sürüden uzaklaşmak, kendi sözlüğümüzü oluşturmak, en büyük korkularımızdan olan yalnızlık endişesini tetikleyen bir uğraş ancak ben diyorum ki; edinilmiş doğruların da yapısında sıkıntı var. Bir gün yanıldığınızda ya da kendinizi ıskaladığınızda, aslında yaptığı tek şey sizin gibi ıskalamışlar olduğunun tesellisiyle sizi o tür bir yalnızlıktan korumak.
Bu az bir şey mi peki? Asla. Yalnızlığı yakından bilen bir insan olarak onu asla küçümsemem. Ancak iyi duyguları bu hayatta yaşabildiğiniz zamanlarda, dış seslere bunu kurban vermeyecek kadar güçlü olabilmeyi kendime hep hatırlatırım. Söylemeye çalıştığım sadece bu.
Karlı bir Pazar gecesi umuduyla, hoşça kalın.
Yorumlar
Yorum Gönder