Bir Akşamüstü

Amsterdam'da rengarenk bir yolculuktayken bir soruya takıldığımı hatırlıyorum. "Bu düşünceler nereye gidiyor? Biz onları düşündükten sonra?". 

Anılarımız da öyledir. Kilidini açıp girdiğin odalar gibi... bir an hatırlarsın sonra senin zihninde hala var olduğunu bilmediğin başka anları, düşünceleri hatırlarsın. 

Yaşamak nedir sorusunu burada tartışacak kadar beynimi yoracak bir günde değilim. Zaten düşünce tembelliğim geçen zaman içinde öyle bir noktaya ulaştı ki, artık hayatımı bir otopilotta yaşıyorum gibi. Sadece fiziksel yorgunluklar hoşuma gidiyor. Arada, çoğu zaman sanat üzerinden yeni ya da düşünmeyi biraz olsun gerektirecek bir şeyle karşılaşınca büyük bir sürprizle karşılaşmış gibi oluyorum. Etkileniyorum, müthiş ilham buluyorum. Ancak bu çoğu zaman rastlantılardan oluşuyor. 

Bir süredir kafam önümdeki tatile kilitlendi. Elimdeki işleri bitirirken, okul çağında yaz geldikten sonra bahçeye bakıp derse aklını vermekte zorlanan çocuk gibiyim. Beni çeken ne derseniz, yeni ve özgür olması. Orada mümkün olur mu bilmiyorum ama başka birini, bir işi ya da kendi hayatıma dair takıldığım bir şeyleri oturup düşünmeden, hesap kitap yapmak zorunda olmadan bir zaman geçirmeyeli çok oldu. Kimseyi tanımadığım, aynı düşünceler etrafında zihnimin turlamadığı bir yürüyüş hayal ediyorum. Sabah altıda hostelden çıkmışım. Akşama kadar şehri gezmişim. Yorulduğumda, gerçekten canım istediği için bir kahve ya da bir şeyler içmek için mola vermişim. 

5 yeni şehirde kabaca 10 günüm olacak. Sonra İzmir. Sonra direkt havalimanından işyeri. Popomu kaldırıp planlarsam hem dağ hem çöl hem de şehir içeren değişik bir şey olabilir. Ancak yine de önceden planlama yapmayacağım. Olmazsa da çok umrumda değil. Yürüyecek iki ayağım ve sağlık olsun gerisine yol karar versin. 

****

Arada yazdığımda paylaşabilmek için sosyal medya açık duruyor. Ve bazen o bataklığa düşüyorum. Ne kadar boş diyorum bazen, bazen aklıma pandemide göz takıntım varken o boş şeylere nasıl sarıldığım geliyor... Ya da hem önemseyip hem de önemsemediğim neredeyse her şey. 

Takım tutmak mesela. Bir maçı izlerken her şeymiş gibi, aslında saçmasapan. Ya da tarih, etnisiteler, uydurulmuş kimlikler, etiketler. Hayatımız diye kendimize anlattığımız hikayelerimiz. Üzerine basacak, bir cümleye, düşünceye ya da hayat dediğimiz şeye temel atabilelim diye kendimize sattığımız değerler, aidiyetler, sahiplenmeler ve yine etiketler. 

Gerçekten olup bitene dair düşüncelerimiz yaşamak nedir sorusuna dair esaslı cevaplardan biri. Aynı olaya dair herkesin zihninden kalan şeyler farklı. Ve her şey sürekli değişiyor. Gerçek olan her şeyin geçtiği. Birileriyle an'lara anlam verip, bir zamanı geçiriyoruz. Ve çok şükür ki, her şey geçiyor, ve bu beni hep rahatlattı. 

Ölüm düşüncesi bende önemli süredir bir köşede durur. Her şeyi hem çok önemseyip yaşama hakkını vermeye çalışırken bir yandan da sadece belirsiz gelecekteki bir durağa ilerlerken birbirimizi sevip, birkaç kış gününde yorgan misali anı biriktirmek dışında gerçekten önemli bir işimizin olduğunu düşünmüyorum. 

Hayata böyle bakmanın artıları da var eksileri de. Buna dair de şu an kafamı çalıştırıp yazmak istemiyorum. Sadece aklıma annemin bana dediği bir söz geldi; onu yazayım: Doruk sen her şeyi uzunca masaya yatırıp, dibine kadar analiz edip planlamak istiyorsun. Ama bu komik, çünkü sana uymuyor. Sen sürekli plan yapsan dahi anın içinde tamamen dürtülerinle karar verip yaşıyorsun." Bu doğru. Ve dürüst bir kabulle söylersem hayatı en gerçek yaşadığım, en kendim olduğum versiyon da sadece bu. Çünkü insana dair ya da bana dair hiçbir şey sabit durmuyor ve önceden planlamak biraz suni kalıyor. Ancak bunu hayata nasıl yedirmeli derseniz... bir orta yol hala arıyorum. Ancak gezi örneğinden gidersek yürürken mecbur olduğun bir rotanın olmaması, gerçekten o anki his ve düşüncelerine göre seçimler yapabilmek.. bir turist olarak "kesin görmelisin" reçetelerini keyfin istemiyorsa dinlememek, bazen sonraki gün ne yapacağını o akşamüstü gördüğün bir manzara sana farklı hissettirdiğinde bir anda değiştirebilmek. Yani gerçekten "o anki en güçlü hissettiğin haldeki senin karar vermesi". 

Orta Asya'da 10 gün bugün beni heyecanlandırsa da bir gün daha da uzak ve dönüş bileti, tarihi belirlemeden gideceğim yerleri düşlüyorum. Bunu bir beyaz yaka olarak nasıl yapacağımı bilmiyorum. Çok farklı iki kafa gerektiriyor. Beyaz yaka konseptine ya da buradaki düzenime düşman falan da değilim. Hepsinin artısı eksisi oluyor, sonuçta değişen mevsimlerden bahsediyoruz. Ama zihnen kopmak istediğimi söyleyebilirim. İnsanlar bazen 40+ ülke gezmişin, keşke vlog falan yapsaydın diyorlar. Haklılar da bir yandan. Ama işte o konsept, diğer pek çok şeyin yanında bu kafaca uzaklaşma, özgürleşme kısmına da uymuyor. Ben sadece orada olmak istiyorum. Bizim bir yemek programımız var şirkette, adam en son Arjantin'e gitti. Ki hayatta gitmek hatta bir gün yaşamak istediğim ülkelerden biri. Ama işte oradayken her anını bir kameraya bakarak, konuşarak bölmek zorunda olması da bana  bir tür hapislik geliyor, hapisliklerinden içindeki en güzellerinden biri olsa da. 

Peki ya boşluk? Neyi sahiplenelim? Takım, ülke, köken, geçmiş, başka insanlar... hangisi? 

Faydacı bir açıdan ben sahipleniyorum. Milli maçlarda, ya da Fenerbahçe her şampiyonluk feyki atar gibi olduğunda..dizlerim titriyor. Hatta bugün İskoçya maçını bile baya heyecanla izledim. Ancak gerçekten büyük resimde önemsiyor muyum dersem, hayır, güzel bir anı yaşamak gibi bunlar benim için. Hayatımı güzelleştiren hikayeler, güzel bir filme karışmak gibi. 

Bundan daha gerçek gibi gelen kendi hikayem var. Kendi anılarım. Orası daha bana ait, daha gerçek çünkü ben gerçekten dahilim oraya. Ama onların da çoğu geçmiş. Yine de önemliler. Yeni Türkü'nün dediği gibi. 

Geleceğe dair? Pek bir fikrim yok. Daha çalışkan olmak istiyorum, ya da çalışkan olabilmek için daha güçlü motivasyonlar oluşturmak; istikrarlı motivasyonlar. Daha çok üretmek istiyorum. Bu otopilot halimden daha fazlasını bu yaşımda kendimi bir an önce zorlayarak biraz daha görmek. Daha güçlü hayal kurmak, zamanın içinde hızlanmak. Başka bir ülkede hayat kurmayı neden bir gün bile oturup öylesine değil ama gerçekten düşünmedim? Kitabı neden bastırmıyorum? Ya da başka şeyler üretmiyorum? Ben neden gerçekten cesurca oturup bir hayal kurmuyorum? Mükemmeliyetçilikten çok olay konfor alanına girmeye başladı, bazen de gerçekten tembellik ve korkaklık baskın. İlişkim olduğu dönemlerde iki kişilik bir gözlük takmam gerektiği düşüncesi de etkiliyor tabi ancak olmadığı zamanlardaki atıl halim için bu bahaneyi öne süremiyorum. 

Mutsuz değilim de, yaşlanmak da değil ama bazen eskiyorum gibi geliyor. Tekrar ediyormuşum gibi, ve yeterince çaba göstermiyormuşum gibi. İnsanın kendini kabullenmesinin huzurlu bir yanı var, bunu seviyorum. O nedenle de zaten geçtiğimiz aylardaki kafam karışık dönemde yemeğe sarıp büyüttüğüm göbeğime baktığımda şu anda içimde bir kızgınlık ya da dertlenme olmuyor. Bu sensin diyorum. Sen kafanda çözemediğin şeyler olduğunda hep dürtüsel biçimde gidip yemek yiyeceksin. Ama bir yandan sporu seven de sensin, yolu bulduğunda suyun yüzeyine doğru yükseleceğini de biliyorsun. O nedenle göbekli zamanlar uzuyor belki ama geçiciliğini de biliyorsun her şeyin. Hem dürüst olacak olursam bazen biraz fazla kiloya çıkmış olmak, hayatta bir momentum oluşturman gerektiğinde kolay ve kontrol edebildiğin bir fırlatma tahtası işlevi görüyor. Kendi oluşturduğun çöpü döküyorsun aslında ama bu sana o olumlu dönemde diğer alanlarda da kullanabileceğin bir ilham, bir iç rüzgar sağlıyor. Ama göbeğimi de savunamıcam; bunun yarısı olsa da fırlatma tahtası olarak yeterliydi. Neyse konuyu kapatsak artık..

Günün sadece sabahlarını ve akşamüstlerini coşkuyla seviyorum. Biri umutlu geliyor. O nedenle de sabah gün doğumuyla kalkıyorum doğduğumdan beri, diğeri de estetik olarak güzel geliyor. Hafif hüzün ya da nostalji, neden bilmiyorum ama o kızıla evrilen gün batımı sarısında anlamlı bir güzellik var. Geceler ise sadece eve dönüş, ev bildiğin yer neresiyse. Gezilerimde dahi bir an önce sığınırım bir yerlere. Çocukluktan beri değişmedi bu da. Öğlen güneşi ise nerede olursa olsun bana çirkin gelmiştir. 

Bu uzun tatilde neredeyse tüm iznimi kullanmış olacağım. Bu yaz bir denizin içinde zemine inip suyun içine düşen ışığı ve o muhteşem sessizliği duyabileceğim bir gün olsa dahi yaratabilecek miyim? Büyük hayal değil ama onu da zamanı gelince kurarız artık. 

Sinema. Her şeyin başı sağlık, sonra sinema. Eğer bir gün dünyadaki filmlere bir şey olursa zamanı büker çocukluğumda marketin köşesinde otururum. O zamanki en yakın arkadaşımın taşınıp boşalttığı eve baktığım ve ee şimdi diye hüzünlü ve cevapsız oturduğum o akşamüstü. Futbolcu kartları, tasolar, okul arkadaşlarım, sevdiğim kız... her şeyin geçici olduğunu o gün mü anlamaya başladım bilmiyorum ki ben. 









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Babaannemin Balkonu

Sütlaj - 5 Bölüm

Yeni Başlangıçlar