Gezmek ve Başka Birtakım Şeyler
Bugün işten çıktıktan sonra metronun daha varoşa çıkan kısmına yürüdüm. Kapısının önünde ufak tek bir masası olan bir yerde helva yiyip çay içtim, sokağı izledim. Mekanın işletmecileri olduğunu düşündüğüm bir abi kardeş beni gerçek bir tebessümle uğurladı. Herkesin asgari ücretli çalışan olduğu günümüzün pahalı cafe çalışanları yerine kendi mekanına müşteri gelmesinden mutlu olan bir ikiliye para kazandırmış olmak hoşuma gitti. Günün en sevdiğim saatinde, günbatımı ışığının arasında eve doğru uzun uzun yürüdüm.
Hayatım boyunca hep o tip yerleri ve evleri sevdim. Yani mahalle arası, eski. Sokağa, yaşama senin de dahil olduğun evler. Benim çocukluğum mahallede geçti. Durumumuz kötü değildi ama çocukken sokağın geri kalanından kendimi hiç de farklı bir yerde görmedim, öyle hissetmedim. Sonra İstanbul başladı. Babam yönetici oldu. Ve biz siteye taşındık. Sokakla arana yarı sembolik bir duvar çekildi. Ortaokulda bir yerde ders çalıştım. Okulum da diğerlerinden daha ön plana çıkan bir şey oldu ve o his gittikçe yerleşti. Çok yatırım yapıldı, a yolunu seçersen karşılığını alırsın, b yolunda bu yatırım boşa gider, bu kadar yüzeysel olmasa da sürekli bir skoru korumak, bir şeylerin üzerine titremek, hakkını vermek zorunda hisseden bir Fenerbahçe hissi. Neyse, bu hem katmanlı konu, hem de yazacaklarım aslında bunlar da değildi.
Siteleri, ve hatta genel olarak İstanbul'u hiçbir zaman sevmedim. Arabaya muhtaç olduğun bir sürü yer. Her şey yarışa ve paraya dayanıyor, ve yazması uzun ama hiçbirinde babaannemin evinden on saniyede sokağa inip spontane yaşamanın özgürlüğü yok. Burada insanlar sokağa bir amaç için çıkıyor. Öylesine çıkayım da yol beni götürsün, içimden geleni yapayım değil de. Şu arabaya atlayım da şuraya bir şeyler içmeye gideyim, ya da giyinip koşuya çıkayım. Çünkü bu korunaklı sitelerden çıkmanın bile bir tampon süresi var, sokağa ve yaşama karışmış değilsiniz. Bilerek ve isteyerek.
****
Konuştuğum insanlar babaanne evi sevgimin daha çok çocukluğumda oradan sokağı izlememe bağlı olduğunu sanıyorlar. Etkisi elbet vardır ama değil. Benim değil ama hayatıma girip çıkan insanlar sayesinde pek çok farklı evde yaşadım. En sevdiklerim hep eski, mahalleye sokağa dahil olduğun, komşularını biraz olsun tanıdığın yerler oldu. Ancak hayat beni hep o "safe" gri renkli residans benzeri evlere geri götürdü. Çok da umrumda değil. Ancak içimde hep bir "kafamda bir tuhaflık" romanı dolaşıyor ve kendi zihnimde kendi sokaklarımda dolaşıyorum.
****
Bu gezmek için de böyle. Bu aralar depresif olmayan, samimi ama yorgun bir balkon köşesi gibiyim. Ona kızmıyorsun, temizlemiyorsun, öylece bakıp çay içiyorsun hafif iç çekişlerle beraber.
O nedenle tüm izinlerimi bayramla birleştirip uzun bir rota çizdim. Daha önce hiç gitmediğim uzak bir bölgedeki 3 ülke, 5 şehir, kabaca 10 gün. Sürekli yolda olmak istiyorum. Sabah uyandığımda bilmediğim bir köşesinden kaptırıp saatler boyu yürümek. Bilmediğim bir yerde kahve içmek, bir daha görmeyeceğim insanlarla selamlaşıp belki bir şeyler konuşmak ya da sadece anı paylaşmak.
Artık hiçbir yer çok ucuz değil. İnsanlar da bana neden benzer bütçeyle herkesin gittiği daha eğlenceli yerlere gitmediğimi soruyorlar. Çünkü benim bugün aradığım şey klasik eğlence değil. Ve o yolda başıboş, plansız yürümenin, sürekli harekette olmanın ve sadece anda yolcu olmanın verdiği muhteşem hissi tarif edebilmem mümkün değil. İçinden yalnızlık var mı... o da oluyor bazen. Ama o paketi güzel yapan şey de o. Bazen bir kalabalığın ya da bir ilişkinin içindeyken hissettiğinizden daha fazla bir yalnızlık da değil. Olması gerektiği gibi, hayatın x bir gününde, 35 yaşında sana tamamen yabancı sokaklarda yürürken hissedilen şey her neyse, gerçekle çok yakın ve samimi.
Yani olay illa ki görülecek yerler değil, olay yolculuğun kendisi. Ve açıkçası yalnızken kalender olabilmek de, zihninde huzur kurmak da, tabiat olarak herkes için daha kolay. Ve sanırım hayli zaman olmuş. O nedenle işyerinde bu aralar biraz zamanı sayıyorum.
"Bırakın zihnimde yaşayayım ya"...bazen aradan kaçıyor bu söz bende. Askerde bile direnmiştim telefon almaya. Bırakın biraz olsun an neredeyse sadece orada olayım. İrade de düşük, o nedenle imkanım olursa uyuşturucu gibi dalıyorum işte birbirinin aynı sosyal medya bayağılıklarına, anlamsız gündeme... hayat geçiyor. Bir filme gidelim, ya da başka bir ülkeye, başka sokağa, başka bir sohbete... ama sadece olalım, bir süre de kalalım. Çünkü diğer tarafta sürekli bir aynılık var, sürekli bir perfect oltadayız, formül belli, ışığa uçuşan sinekler gibi. Ve gerçek buyken arz da aynı ucuz ve popülist motivasyonda pişiyor, aklımda Charlie Chaplin'in Modern Times'ı, makine dişlileri, fabrika üretimi tekdüzelik.
****
Hayat bizim zihnimizde yazılıyor, değerleri biz işimize göre benimsiyor, kurallarla gücümüz yettiğince mutabık oluyoruz. Bazı duvarları ve içimizde kutuları biz yaratıyoruz, ve bunu anlıyorum. Fransızlar'ın Almanya'yı bombalarken bir referans noktası olsun, yönlerini belirleyebilsinler diye yıkmadığı Köln katedrali misali biz de içimizde bazı referans noktaları, daha temel taşlar belirler ve buna sadık kalırız. Çünkü anlam güç verir, ve iyi beslenmiş, sadık kalınmış bir anlama duyulan bağ bana her zaman hayranlık vermiştir. Yaşamın kendimize karşı en iyi oynanmış oyunu, en inandırıcı süslenmiş öz replikası. Gerçek özü bilmediğimiz için...ister miyim, istemem. Bildiğim kısımlardan sevdiklerim var zaten. Bana kafi.
****
Yaşlanıyoruz. Bir kış yorganını üzerine çektiğin mahmur tatil akşamüstleri gibi, yaşlanıyoruz. Ve bu kötü değil. Kendimizi reddetmeden sürekli yeni yollar kazmamızı, oyunu hep kaybetmeyi seçmeden, biraz kazanıp biraz kaybedip oyuna ve zamana dahil olmayı bilmek gerekiyor.
Hep aynı şeye geliyor. Sokağa ya da zamana, hepsinde iş karışmak... aidiyet, kabul, uyum.
Ben kendimi eskiden abartırdım. Özgüvensizlik köklü bir özgüven içinde bir persona yaratırdım, daha hayran olunası, daha özel. Şimdi... hala paylaşmakta sıkıntım var... hala zorlanırım sahiplendiğim şeyleri yaşarken ve paylaşırken. Kırılgan bir özel ideasına duyduğum düşünsel tutkunun hem organik gücüne hayranım hem de beni hep zorlar bu halim.... Ama kendime dair kırıldı bu baya. Daha çok anlıyorum ve seviyorum kendimi ama hayranlık yok, şükür.
****
Bugünkü halim bugüne ait. İnsanların birbirine zamanda asılı bir realitelermiş gibi etiketler biçmesini sevmem. Çünkü kendimden gördüm ki, insan değişir. Gerçekler de değişir. Doğal ve samimi olan anın kendisidir.
Geçenlerde kardeşime oğlum farkında mısın dedim, ikimizden biri bir gün ötekinin öldüğünü görecek. Dramatik gibi geldi ilk an... sonra düşündüm. Film şeridi gibi, pek çok anı. Beyindeki hatıraları ancak kazdığında toprakta gömülü solucanlar gibi çıkarabiliyorsun.
Ben yaşadım. Ölüm de huzurlu. Arada daha yapmak istediğim şeyler var ayrı. Ve en hoşuma giden kısmı geleceği göremiyor olmak. Hayatımda bir şeyleri koruma hissi ve sorumluluğundan azad olduğum harika bir cehalet alanı bu.
Haftasonu anneler günü. Gidin hayattaysa, ulaşabiliyorsanız annenize sarılın. Üç beş insan ve sağlık. Önemli sayfalar bunlar. Ben de belki rahmetli anneannemi ziyaret ederim. Bakalım.
başbaş.
Yorumlar
Yorum Gönder