Evde İlk Gece

Saat 23. Yeni evimde ilk gecem. 

Her şey yabancı. Verdiğim hiçbir karardan pek emin değilim. Hiçbir eve, şehre gece giriş yapmayı, başlamayı sevmem. Zaten karanlığı sevmem. Ama bugün bir yerden başlamak istedim. 

Bizimkiler finansal olarak desteklediği için daha kaliteli yatak, koltuk o bu alabilirdim ancak o yoldan gitmedim. Tamamen kalitesiz de almadım. Ortaya karışık bir şey oldu her şey. Onlar her zamanki gibi yüksek yatırım, kalite ve uzun vade düşünüyor benim ise hayatta en temel duygu bağlanmamak. Yarın öbür gün mutsuz olursam değiştirebileceğim mobilyalar, taşınabilir öteberi ile özgür kalmak. Bu iki uç arasında tam ortada bir şey oldu. Kafamda tek bir kişi karar almıyor yine aslında, sanki bir meclis consensusla karar alıyor ve içerisi çok kalabalık.

Ev biraz ilginç. 59 m2 ve 2+1. 2 güzel banyosu var ama hadi ben tek neyse de yarın öbür gün tekrar bir kızarkadaş olduğunda 2. kişi için nasıl giysi o bu yer yaratılır henüz kafamda oturmadı. Yer altında otoparkı bugüne kadar hayatımda gördüğüm girişi en zor otopark, ancak kağıt üzerinde orada da 2 kişilik yerimiz var, allahtan araba küçük. Genelde minimalizmi ve ufak/kompakt yerlerde yaşamayı isteyen biriyim ama bir 15 m2 daha olsa hayır demezdim. Yine de muhit ve size hariç konfor olarak kaliteli bina, yani kira vermediğim bir ev olmasına müteşekkirim tabi ki. 

[sabah güncellemesi: jyskdan aldığım yatak biraz garip hissettiriyor. sanırım içindeki köpük katman nedenli bir tür deniz yatağı hissi var. %50 fazla verip yataştan daha garanti bir yatak seçebilir miydim evet, ama yok yani başkasının para desteği de olsa daha büyük alım yapacak kararlılıkta görmüyorum kendimi. içerideki kanepe için de aynısı geçerliydi. o nedenle uçlara gitmeden ortaya karışık bir şey olacak her şey.) aklımda yine tablo almak var, almam gereken ise ilk etapta bir giysi dolabı. şu anda giysiler salondaki masanın üzerine yığılı duruyor.)

Bu yazıyı akrabalardan vs gizleyeceğim o nedenle rahat yazayım. Benim hayatta bugüne kadarki en temel duygularımdan biri bana yapılan yatırım nedenli kendimi borçlu hissetmek oldu. Hiçbir zaman gerçekten özgür hissedemedim, hiçbir seçimimde. Hep bana verilen emeği boşa çıkarmama, hakkını verme dürtüsü boynumda asılı durdu. Şimdi yine o his bir köşeye gelip oturdu işte. Bu eve öyle yüksek bir para verildi ki, biraz olsun hakkını vermem gerekiyor hissi var sürekli. Nasıl anlatsam bilmiyorum yaşamayana, hep bir borç, hep bir şeylerin hakkını vermek zorunda olma. Nankörlük gibi almayın, tabi ki müteşekkirim, ama bu duygu da orada var. 

Peki ben nasıl hissediyorum? 

Dürüst yazacağım bu yazıyı. Bu aralar çok uzaktan bakıyormuşum gibi hissediyorum hayatıma. Depresif kesinlikle değil, bir sorunum da yok. Ama nötr bir yalnızlık ve askıda yaşıyormuş hissi. 

Uzun bir ilişkinin ve alışkanlığını bitişi, işte yeni roller ve evden çalışmaya geçiş, yeni eve geçmem...bunların hepsi ardarda geldi. Hepsi biraz yalnızlık ekledi. Kendimle çok konuşmaya başladım. Her şeyin tam ortasında hissediyorum kendimi. Her şeye biraz ait, her şeyin de dışında. Üstelik bu durumdan hem şikayetçi değilim hem de bazen üzerime oturmuyor yaşamak. 

****

Podcast odası 8.5 metrekarelik çalışma odasından çıkmaz. Oraya giysi dolabı da eklemek gerekecek. Salonda hayatımda ilk kez kırmızı rengiyle barış imzalamak için aldığım koltuk da sinemanın bordo kırmızısında ziyade kuntra şarabını bana anımsatan hafif açık sert bir kırmızı renginde. Kardeşimle şakalaşıyoruz; ona diyorum ki: yatak odası japon minimalizmini yansıtacak, neredeyse yer yatağı konseptiyle. Oturma odası ise ışıklı bir uzakdoğu caddesi ya da karakterli bir escortun düşü tadında. Her köşe başında ise tablolar olacak. Çıplak shrek, çobanlık yapan şeytan figürü, yanan katedral. Bruegel'in çocuk oyunları, dünyayı gören maymun derken... bir kararsızlık mı yoksa çoklu evren çoklu yaşam isteği mi...neyse saat 23.30 

****

Bu evde bu yatakta evet şu anda mutluyum dediğim bir an olacak mı? Dostlarımı ağırladığım bir oturma odası yaratmak mümkün mü? Burada kaç tane acı yaşayacağım, buradan ne zaman ayrılacağım? 

Hep söyledim. Benim için dünyanın en güzel evi yakın zamanda vefat eden babaannemin eviydi. Birinci kattaydı. Adımınızı attığında sokağa karışırdınız. Onun dışında sevdiğim evlerden ise Ayvalık'ı sayabilirim, yine sokağa ait olduğu için. Son kızarkadaşımla kısa sürede 4 ev dolaştık. Onların da bazılarını benzer nedenlerle sevdim. Aile evlerimizden ise hiçbirini pek sevdim diyemem. Çünkü İstanbul'a geldikten sonrakiler güvenlikli site evleriydi. Benim ev algım sanırım haneyle sınırlı değil. O nedenle de mesafeler içeren yapıları tam benimseyemiyorum. 10-20 yıl yaşasam dahi. Bugün yatakta sırtımı duvara yaslayıp şu yazıyı yazdığım bu evde ise tek bir şeyin hoşuma gideceğini öngörüyorum: yatak odasına gün ışığı giriyor. Ve biraz yükseklik nedeniyle insanlar içeri görür durumu yok. Yatak odasında gün ışığı bence çok tazelik veren bir şey. 

****

Sosyal medyadan yakamı kurtarmak için bir yandan gün sayıyorum. Ben özel olanı aradıkça aynılığın pazarlandığı bir dünyada saçma sapan bilgiler üzerime dökülüyor. Sosyal medya nedeniyle 7/24 reklam izliyoruz, kurumlar ya da insanlar tarafından. Ve ideal reçeteler, algoritmalar kovalandığı için korkunç bir sürü psikolojisiyle. Ve kirlilik. Bana ne kim ne terliği almış? Bir ekran gülüşü var ideal olan, sürekli o sahte gülüş. Ben gün içinde de medya işi yaptığım için, ona dair tahammülümü bizim iç yapımlara ayırmam gerekiyor gibi geliyor. Yoksa ikisi birden midemi zorlayabiliyor. 

****

İçimde bir yandan anlam yaratmak, üretmek adına bir yükselen dalga var, duyuyorum. Bir yandan ise zamanı yaratamıyorum, öncelikler izin vermiyor. Bir de o bahsettiğim kirlilik. Belki bu evde gerçek ve verimli bir yalnızlığı yaşayabilirsem, kendimi distractionlar ile oyalamadan, daha gerçek bir üretim yapabilirim. Sadece geçmişten ürettiklerimi derleyip, düzenlesem uzun bir süre alır zaten. Ve hayat askıdayken bunun için ideal bir zaman, en azından mantık böyle diyor, olduğu kadar. 

Yaşlanmak ve zamanın geçmesi konusunda belirgin bir endişe artışım var. Çünkü hayata hala açım. Daha yapacaklarım var, güzel sözler yazacağım, duygular yaşayacağım, yeniden düşler edineceğim vs vs. Zaman dursun istiyorum. Bir yandan da e hadi diyip kendimi mıcırıyorum. Kızgınlıkla değil sabırsızlıkla. Yaşamayı bu hayatında çok ıskaladın eskiden, bir filmden aklımda olduğu gibi "ikinci yarıyı daha iyi oynayalım". Öyle de olur herhalde, ama bugün yarın değil gibi. 

Sosyal medya ve bilgiyle doğal olarak süsleri dökülen romantizm. Bunu demir yumruğum olsa vurur sınırlardım, bencil bir faşizmle. Bilmemek istiyorum, biraz zihnimde oynamak istiyorum. Bütün dünyanın sahte biçimde aynı havuzda yüzmesini istemiyorum. Bir güzel sokağı ilk kez girdiğimde görmeyi, ve şaşırabilmeyi istiyorum. Bugün herhangi bir geziye gittiğinizde bile ısmarlanmış senaryo ve manzaralara gidiyoruz. Ben hayatın aynılaşmadığı, doğal biçimde aktığı, ve insanların kendi denizlerinin olduğu yaşamlar ve zihinler istiyorum, bla bla bla. Saat 23.55 

****

Son söz olarak, bu akşam buraya gelirken Deniz Göktaş'ın kuyu tipi cezaevinden yazdığı mektubu  okudum. Aklımdan hapishaneler, yalnızlıklar geçti. Sadece içeride olan, özgürlükleri çalınmışları değil, dışarıda kendi hapishanelerinde hayat sürdüren insanları düşündüm ve sonrasında yine aklım avucumuzdan kayıp giden kum metaforuna gitti. 

23.59 
İyi geceler hepimize 


















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Babaannemin Balkonu

Sütlaj - 5 Bölüm

Yeni Başlangıçlar